Anasayfa

Zekât Nedir?

Zekât, lügatta temizlemek, çoğalmak ve büyümek mânalarına gelir. İslâmî ıstılahta ise, şer'an zengin sayılan bir müslümanın, seneden seneye malının belli bir miktarını müslüman fakirlere Allah rızası için temlik etmesidir. (Temlik: Verilen zekâtı fakirin mülkiyetine geçirmesi demektir.) Kulların kulluktaki sadakatlarına delâlet etmesi cihetiyle, zekâta "sadaka" da denilmiştir. Ancak sadaka tabiri, zekâttan daha umumîdir. Vâcib ve nâfile tasadduklara da şâmildir. Zekât vermeye tezkiye, zekât verene ise müzekkî denilir.

Zekâtın Hükmü Nedir?

Zekât, İslâmın 5 rüknünden birisidir. Namaz, oruç gibi farz-ı ayındır. Ancak onlar gibi bedenle değil mâl ile yapılan bir ibâdettir. Hicretin ikinci senesinde farz kılınmıştır.

Zekât, Kur'ân-ı Kerim'de 34 yerde zikredilmiştir. Farziyyeti, 6 yerde, namaz ile birlikte tekrar edilen şu âyet-i kerîme ile sâbittir.

"Namazı kılın, zekâtı verin..." (El-Bakara, 43, 83, 110; en-Nûr, 56; Müzzemmil, 20; en-Nisâ, 77).

Bu da İslâm'ın, dinî vecibeler içinde namazdan sonra en büyükehemmiyet ve kıymeti zekâta verdiğini gösterir.

Gerçekten de namaz, dinî hayatın direği, İslâmî yaşayışın te'minatıdır. Zekât ise, sosyal hayatın istinad noktasıdır. Namaz kılınmayan bir cem'iyette islâmî hayat ve dinî yaşayış zayıflayıp sönmeye yüz tutacağı gibi, İslâmın zekât emrinin tatbik edilmediği bir toplumda da ictimaî huzur, ferdler arasında birlik ve beraberlik, dirlik ve düzenlik sağlanamaz. Fakir ve zengin sınıflar arasında dayanışma ve yardımlaşma ortadan kalkar; sevgi ve saygı duyguları yok olur. Ferdler birbirlerine düşman hâle gelir. Günümüz toplumlarının hâli buna açık bir delildir.

Şu halde namaz ve zekât, cem'iyette biri dinî, diğeri de içtimaî hayatı düzenleyici ana unsurlardır.

Zekât, Fakire Zenginin Bir Yardımı mıdır?

Zekât, zengin müslümanların fakir müslümanlara yaptıkları bir iâne, yardım ve sadaka değildir. Zekât doğrudan doğruya fakirin, zenginin malında olan bir hakkıdır. Kur'an-ı Kerîm'de bu husus şu şekilde belirtilmiştir:

"Mü'minlerin mallarında dilencinin ve dilenmeyen fakirin bir hakkı vardır." (ez-Zâriyât, 19).

Zengin, fakirin bu hakkını ödemek mecburiyetindedir. Zekâtı ödenmemiş bir mal, temiz ve helâl olmaktan çıkar; içinde gasbedilmiş, sahibine verilmemiş bir hak bulunan gayr-i meşrû' bir servet hâlini alır. Ne zaman ki malın zekâtı ödenir, o zaman mal temizlenmiş, gayr-ı meşrûluktan kurtulmuş olur. Resûlüllah Efendimiz bu hususu "Malınızı zekâtla temizleyin" buyurarak beyan etmişlerdir...

Bu bakımdan zenginin, zekât verdiğinden dolayı fakiri minnet altında bırakmaya çalışması uygun

bir davranış olmadığı gibi, zekât alan fakirin de zengine karşı bir eziklik ve zillet duyması,

minnet yükü çekmesi asla söz konusu olamaz. Çünkü zekât onun öz hakkıdır.

Zekât Vermemenin Cezası Nedir?

Çok ağır mânevi müeyyideler vardır. Yüce Allah zekâtını vermeyenlerin kıyâmette çok büyük azabla karşılaşacağını haber vermektedir:

"Kıyâmet gününde stok edilen altın ile gümüşün üzerleri Cehennem ateşinden kızdırılacak da bu mal biriktirenlerin alınları bunlarla dağlanacak ve onlara şöyle denilecek: İşte bu, (zekâtını vermeyip) stok etiğiniz paralar... Ve stok ettiklerinizin cezasını çekin." (et-Tevbe, 34).

Âyet-i kerîmede zikri geçen stok, zekâtı ödenmeyen paralara şâmildir.

Başka bir âyet-i kerîmede de şöyle buyurulur:

"Allah'ın fazlından verdiklerini kullarından esirgeyenler için omalın hayır olduğunu zannetme. Belki o mal, onlar için şerdir. Kıyâmet gününde fakirlerden esirgedikleri o mal, onların boyunlarına halka yapılacaktır." (Âl-i İmrân, 180).

Bu hususta bâzı hadîs-i şerîflerde de şöyle buyurulur:

"Deve, sığır ve koyun sahibi bir müslüman, bu malların zekâtını ödemezse, kıyâmet gününde o hayvanlar dünyada olduklarından daha semiz ve daha büyük halde gelecekler ve herbiri boynuzu ile ona toslayacak, ayakları ile de çiğneyecek. Sonuncusu işini bitirince, birincisi yeniden toslamaya ve çiğnemeye başlayacak, tâ ki insanlar muhakeme edilinceye kadar..."

"Cenâb-ı Hak, kime mal verir de zekâtını ödemezse kıyâmet gününde o mal sahibine, gözlerinin üzerinde simsiyah iki benek bulunan gayet zehirli ve (zehirinin te'esirinden başı) kel bir yılan şeklinde görünerek boynuna gerdanlık yapılacak. Sonra da iki çene kemiğini, yani avurdunu iki tarafından yakalayıp şöyle diyecek: Ben senin malınım, ben senin zekâtını vermeyip stok ettiğin servetinim..."

Zekât Nasıl Verilir?

İslâm şeâirlerinin en büyüklerinden olan zekâtın alenî olarak verilmesi efdaldir. Çünkü alenî olarak verilmesinde çevreye iyi örnek olma hususu olduğu gibi, zekâtı veren için de başkalarının sû'i zanlarından kurtulmak durumu bahis mevzuudur. Hem zekât, zengin için, kesin bir borç ve farîza olduğundan, edâsına riya da giremez. Halbuki nafile sadakalar öyle değildir. Onları gizlice verip, gösteriş ve fazilet füruşluk ihtimalinden kaçınmak daha faziletlidir.

Zekât Ne Zaman Ödenir?

Kuvvetli ve en sahih olan görüşe göre, üzerine zekât düşen mal ve paraların zekâtı, o mal ve paranın üzerinden 1 sene geçtikten sonra, fevren, yani, sene biter bitmez hemen verilmesi icabeder. Özürsüz olarak te'hir etmek câiz olmaz. Günahı muciptir.

Diğer bir görüşe göre ise, zekâtın verilmesi fevrî değil, terahî üzerine farzdır. Yani sene nihayetinde hemen verilmesi lâzım değildir. Mükellef bunu hayatta bulundukça dilediği zaman edâ edebilir. Edâ etmeden ölürse, ancak o zaman günahkâr olur. Fakat bu görüş zayıftır.

Zekâtın Önemi

Zekâtın önemini ve farz kılınmasındaki hikmetleri iki açıdan incelemek mümkündür.

1 - Ferd açısından.

2 - Cem'iyet açısından.

I - Ferd Açısından Zekâtın Önemi:

Ferd açısından zekâtın önemi konusu da yine iki kısma ayrılarak tedkik edilebilir:

a. Veren açısından zekâtın önemi,

b. Alan açısından zekâtın önemi.

Veren Açısından Zekâtın Önemi Nedir?

* Zekât ferdi, maddeperestlikten korur. İnsandaki ihtiras zincirini kırar. Kalbin katılaşmasını ve nefsin azgınlaşmasını önler.

* Zekât halka şefkatin anahtarıdır.

* Zekât malı ebedîleştirir. Allah rızası yolunda âmme menfaatine harcanan mal, zâyi olmaz, ebedîleşir.

* Zekât ruh ve beden arasında bir denge sağlar.

* Zekât Allah'a yüksek bir şükrün ifadesidir. Sadece lisanla yapılan şükürle malın şükrü edâ

edilmiş olmaz. Malın şükrü ancak zekât ve sadakalar yoluyla ifa edilir.

* Zekât malı temizler. Zekât, ferdi cimrilikten ve elindeki malını düşmanlık, kıskançlık, hırsızlık

ve zehirli bakışlardan koruyarak temizler. İnsana böylece büyük bir mal ve can güvenliği sağlar.

* Zekât mal sahibini malın esaretinden kurtarır, hürriyete kavuşturur. Hadis-i şerîf'te:

"Altın ile gümüş (paraya) tapanlarla kadifeye (lükse) tapanlar helâk olmuştur" denilmektedir.

* Zekât zenginin şahsiyetini geliştirir, onu hayra yöneltir. Toplumda değer ve itibarını artırır.

* Zekât malı çoğaltır. Malın büyümesine ve bereketlenmesine sebebtir. Allah'ın bu konuda va'di

vardır.

Zekâtın verilmemesi ise, malın zâyiine ve noksanlaştırılmasına sebebdir.

* Zekât ferdi yatırıma teşvik eder.

* Zekât kalbdeki dünya sevgisine karşı bir ilâçtır.

* Zekât müslümanı mal fitnesinden korur. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır:

Sizin mallarınız ve evlâdlarınız fitne ve imtihandan başka bir şey değildir. Allah katındaki mükâfat ise, büyüktür." (et-Tegâbün, 15).

Hadîs-i şerîf'te ise şöyle buyurulur:

"Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır."

* Zekât müslümanı, malî yönden disipline sokar.

* Zekât ferde malî gücün önemini de hatırlatır.

Alan Açısından Zekâtın Önemi Nedir?

* Zekât, alıcısını zarurî ihtiyaçlarının esiri olmaktan kurtarır. İnsanın, zarurî ihtiyaçlarını te'min edememesi sebebiyle daima başkalarının eline muhtaç bir halde zillet ve sefalet içinde bulunması kadar aşağılatıcı bir durum yoktur. Bu sebeble Resûlüllah Efendimiz duasında: "Ey Allahım! Senden takvâ, iffet ve zenginlik isterim" buyurmuştur.

* Zekât fakiri çalışmaya sevkeder. Hadîslerde: "Veren el, alan elden üstündür", "Kuvvetli mü'min, zayıf mü'minden hayırdır" buyurulmuştur. Fakir alan el değil, veren el olmaya, zayıf değil kuvvetli bulunmaya çalışacaktır. Ayrıca "Hiç kimse kendi elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek asla yememiştir" hadîsi de, yine çalışmayı teşvik etmektedir.

* Zekât fakirin kıskançlık duygusunu köreltir. Servet sâhiplerine karşı duyulacak düşmanlığı ortadan kaldırır. Dolayısıyla cem'iyette fakir-zengin düşmanlığı şeklinde bir ayrılık meydana çıkmaz.

* Zekât fakirin cem'iyetteki itibarını da yükseltir. Çünkü zekât fakirin bizzat hakkıdır. Zenginin bir ianesi değildir. Zenginler fakiri bulup zekâtlarını vermedikçe, mes'uliyet ve vebalden kurtulamazlar. Madem zengini mes'uliyetten fakir kurtarıyor, o halde cem'iyette onun itibarı her zaman üstündür.

II - Toplum Açısından Zekâtın Önemi:

* Zekât mülkiyette kuvvet dengesidir. Ne tamamen sâhibinin mülkiyetini giderir, ne de tamamen onun elinde bırakıp fakirlerin de onu edinmelerine mâni olur. Mülkiyeti belli ölçüler içinde fakir ile zengin arasında bölüştürür.

* Zekât bir nevi sosyal güvenlik ve içtimaî sigortadır. İhtiyaç sahiplerine yardım etmek; fakir, miskin, borçlu, yolda kalmış yolcu gibi zayıf insanların elinden tutmak zekâtın hedefleri arasındadır. Ferdin şahsiyetini takviye eden, iktisaden güçlendiren, maddî ve mânevî imkânlarını geliştiren herşey cem'iyeti de kuvvetlendirir.

* Zekât ihtiyaç sâhibi bütün sınıflara, bu sınıfların bedenî, ruhî, ahlâkî her türlü ihtiyaçlarına şâmil bir sigortadır. Modern sosyal sigorta fikrinin ilk temeli 1941 yılında atılmıştır. İngiltere ile A.B.D. temsilcileri 1941 yılında Atlantik andlaşması için toplanmışlar, bu toplantıda ferdler için sosyal sigorta teşkilâtının kurulmasını karara bağlamışlardır. Halbuki İslâmiyet bunu zekât müessesesi ile 1400 yıl önceden vaz'etmiştir.

* Zekât, toplumda zengin ile fakir arasındaki uçurumları, farklılaşmaları ortadan kaldırır. Sınıflar arası mesafeyi yaklaştırır ve orta sınıfın teşekkülünü sağlar.

Toplumda orta halli vatandaşların artması, piyasada rahatlık meydana getirir. Mal sadece bir sınıfın inhisarında kalmaktan kurtularak fakirlerin de satın alma güçleri artar. Sırf zenginler değil, geniş bir halk kitlesi de cem'iyet içinde sıkılmadan zarurî ihtiyaçlarını te'min ederek yaşayabilme imkânına kavuşur.

Malın sadece zenginler elinde dolaşan bir servet olması, âyet-i kerîmeyle yasaklanmıştır (el-Haşr, 7). Bu da zekât yoluyla te'min edilir.

* Zekât paranın stok edilmesini önler, yatırıma yöneltir. Çünkü kârdan değil, ana paradan verildiği için, işletilmedikçe devamlı eksilecektir. Sâhibi de eksilmeyi önlemek için parayı yatırıma yöneltir, artırma yoluna gider.

* Zekât sosyal dengeyi sağlar. Cenâb-ı Hak kulları yaratılış bakımından olduğu gibi yaşayış ve maişet bakımından da farklı seviyede yaratmıştır. Kimi zengin, kimi fakir, kimi orta halli...

Âyet-i kerîmede:

"Allah rızkı vermekte bâzınızı bâzınıza üstün kıldı" (en-Nahl, 71) buyurulmaktadır.

Bütün insanların aynı seviyede gelir sâhibi olmaları imkânsızdır. Çünkü toplumda mes'uliyet ve enerji sarfı bakımından birbirinden çok farklı görevler vardır. Bu görevlerin ihmalinden doğacak zararlar, cem'iyeti felce uğratır. Bütün görevlerin ücreti aynı olsa, kimse ağır ve mes'uliyetli işe tâlib olmaz, hep hafifini tercih eder. Böylece ağır ve mes'uliyetli işler ihmale Demek ki gelir ve geçim bakımından insanların farklı olması büyük bir zarurettir. Ne var ki, bu farklılığın büyük bir uçurum meydana getirmemesi için, arada bir irtibat ve köprü lâzımdır. İşte o köprü de zekâttır.

* Zekât toplumun ferdlerini birbirine kenetler.

Zekât sosyal bir yardımlaşma olmak hasebiyle ferdleri birbirine kenetler. Zenginde fakire karşı sevgi, şefkat, merhamet duyguları gelişir. Fakirde ise zengine karşı itâat, hürmet, işinde titizlik hisleri inkişaf eder. Kıskançlık, düşmanlık, hased duyguları törpülenir, hattâ tamamen yok olur. Ne zengin fakire zulmeder ve onu minnet altında bırakır; ne de fakirde zengine karşı zillet ve esâret, kin ve adâvet duyguları teşekkül eder. Hadîs-i şerîfte: "Kalbler, insanı iyilik yapanı sevmeye, kötülük yapanı da sevmemeye zorlar" buyurulmuştur.

* Zekât cem'iyete kinlenip hınçlanıp toplum düşmanları ile toplum huzurunu bozucularla işbirliği yapılmasını önler. Eğer zenginler fakirlerin ihtiyaçlarını gidermezlerse, şiddetli ihtiyaç ve geçim sıkıntısı, onları müslümanlığa düşman kimselerin cebhesine katılmaya veya hırsızlık, yol kesme, adam öldürme gibi kötülükleri yapmaya sevkeder.

* Zekât yatırıma açılan bir kapı ve büyük bir kalkınma hamlesidir. Zekâtın hem sosyal, hem de iktisadî yönü vardır. Bu bakımdan aynı zamanda bir kalkınma hamlesidir.

* Zengin - fakir tezadı, cem'iyetler var olalı beri açık veya gizli bir şekilde hüküm süren bir sınıf mücadelesini doğurmuştur. Tarihteki ihtilâller ve kanlı hareketler, hep bu mücadelenin, yani "senin var, benim yok" kavgasının birer şekilde zuhurudur. İslâmiyet bu ezelî mücadeleyi yatıştırmak üzere bir taraftan zekât, sadaka ve vakıf müesseselerini kurmuş; bir taraftan da, ferdlere sabır, kanaat ve kadere rıza ahlâk ve terbiyesi vermiştir. Bu terbiye ve ahlâk ile bezenmiş mü'minler arasında, ne servet gururu, ne de fakirlik kıskançlığı görülmüştür.

Zekâtın Şartları

Zekât Vermekle Mükellef Olmanın Şartları Nelerdir?

Bir kimsenin zekât vermekle mükellef olması için bâzı şartlar vardır. O şartlar da şunlardır:

1 - Zekât verecek kimse müslüman, âkıl ve bâliğ olmalıdır. Gayr-i müslimlere, mecnunlara, bülûğa ermemiş çocuklara zekât farz değildir.

İmam-ı Şâfiî'ye göre çocukların ve akıl hastalarının malları var ise, o mala zekât düşer. Verme işini de velileri yerine getirirler.

2 - Zekât verecek kimse, havâyic-i asliye denilen zaruri ihtiyaçlarından ve bir de -eğer varsa- borcundan başka nisab miktarı veya daha fazla bir mala sâhip olmalıdır. Nisab miktarı kadar malı olmayana zekât düşmez.

Nisab, zekâtın farz olması için şeriatın tâyin ettiği mal miktarıdır. Bu miktar; maldan mala değişir. Bunu ayrıca göreceğiz.

3 - Zekât lâzım gelmek için, malın nemâ, yâni, büyüme ve artma kabiliyeti de olmalıdır. Altın ve gümüş para ve zinetler, ticarette kullanılan herhangi bir eşya veya hayvan zekâta tabi olduğu gibi; neslini çoğaltmak veya sütünü sağmak için kırlarda otlatılan hayvanlar da zekâta tâbidir. Çünkü bunlarda nemâ vardır.

4 - Zekâtı verilecek mal, sâhibinin bizzat elinde olmalı, yani sahibi malına tam mâlik bulunmalıdır.

Binaenaleyh kocasından mehrini almamış bir kadına, o mehirden dolayı zekât lâzım gelmez. Rehindeki bir maldan dolayı da zekât gerekmez. Zira o mal, bir borca karşılıktır. Mala tam mâlikiyet söz konusu değildir. Aynı şekilde borçlu kimse, borcuna karşılık olan bir malından dolayı zekât ile mükellef olmaz.

Yolculukta olan bir kimse, malının zekâtıyla mükelleftir. Zira malı yanında değilse de, bir vekil veya nâible malında tasarruf edebilir.

5 - Zekâtı verilecek malın üzerinden tam bir sene geçmiş olmalıdır. Buna havl-i havelan denir.

Çünkü bu müddet içinde, malın nemâsı = artması ve kıymetlenmesi tahakkuk eder.

Nisab miktarı, hem senenin başında, hem de sonunda bulunmalıdır. Bu miktarın sene içinde

muvakaten eksilmesi zekâta mâni değildir.

Zekât hesâbında esas olan kamerî senedir ki, bu da 354 gündür.

Zekâtın Sıhhat Şartı Nedir?

Zekâtın sahih olabilmesi için en başta niyet şarttır. Niyette ise itibar, kalbedir. Dil ile söylenmesi lâzım değildir. Hattâ bir malı fakire zekât niyetiyle verirken, dil ile hibe veya sadaka olarak verdiğini söylemek bile, o malın zekât yerine geçmesine mâni değildir. Çünkü muteber olan kalben yapılan niyettir.

Bir mal, fakire niyetsiz olarak verilmişse, bakılır: Eğer henüz fakirin elinde mevcut ise zekâta niyet edilmesi câizdir. Fakat elinden çıkmışsa, zekâta niyet kifayet etmez.

Bir kimse, elindeki malı, zekâta niyet etmeksizin bütünüyle tasadduk etse, bu malın zekâtı üzerinden düşmüş sayılır.

Bir kimse, zekât icab eden bir malın bir miktarını bir fakire hibe etse, bu miktara düşen zekât kendisinden sâkıt olur.

Zekâta Tâbi Olan Ve Olmayan Mallar

Hangi Mallar Zekâta Tâbidir?

Zekât verilmesi gerekli olan mallar 5 çeşittir.

1 - Altın ve gümüş; nakit para.

2 - Ticaret malları.

3 - Madenler ve defineler.

4 - Ekin ve meyveler.

5 - Deve, sığır, koyun, keçi...

Bu mallar, zekâtı veriliş itibarı ile 2 kısma ayrılır:

1 - Emvâl-i zâhire: Açıkta ve meydanda olan mallar.

2 - Emvâl-i bâtına: Gizli, meydanda olmayan mallar...

Altın, gümüş ve nakit paralar ile ticaret malları, bâtınî mallardandır. Ekin ve meyveler, madenler ve hayvanlar ise, zâhirî mallardan sayılmaktadır.

Batınî malların zekâtını vermek sâhiblerinin diyanetine ve vicdanına havale edilmiştir. Bunlar, bu malların zekâtını, diledikleri fakir ve muhtaca bizzat verebilirler.

Zâhirî malların zekâtlarını ise, İslâm tarihi boyunca âşir veya âmil denilen hususî me'murları vasıtasıyla devlet tahsil etmiş ve toplanan bu parayı, Kur'an'da gösterilen yerlere harcamıştır.

Hangi Mallar Zekâta Tâbi Değildir?

1 - Bir insanın gerek kendi şahsının ve gerekse nafakasını temin ile mükellef olduğu aile efradının zarurî ihtiyaçlarını karşılayan ve şeriat dilinde havâyic-i asliyye (temel ihtiyaçlar) tabir edilen mallardan zekât lâzım gelmez.

Havâyic-i asliyye içine şu mallar girer:

* İkametgâhlar, evin içindeki eşyalar, elbiseler, silâhlar, binek hayvanları veya taksi gibi binek vasıtaları, şehirde evin bir aylık nafakası (aylık maaş) köyde ise 1 yıllık nafakası, ilim sâhiplerinin kitabları, san'at erbâbının âlet ve tezgâhları hep aslî ihtiyaçlardan sayılır.

* Ticaret için olmayan ihtiyaçtan fazla ev eşyasından, giyeceklerden, yiyecek ve içecek maddelerinden dolayı da zekât lâzım gelmez. Aslî ihtiyaçtan sayılmayan kitab ve san'at âletleri de zekât şümûlüne girmez. Altın ve gümüşün dışındaki plâtin, v.s. gibi zinet takımlarından; yâkut, zümrüt, inci, elmas gibi mücevherattan dolayı da zekât gerekmez.

Şu kadar var ki bu gibi mallar aslî ihtiyaçlardan hariç olup kıymetleri de nisab miktarına ulaşınca, sâhibi zengin olmuş olur. Her ne kadar kendisine, bu mallardan zekât vermek gerekmezse de, fitre vermek ve kurban kesmek vâcib hâle gelir. Ayrıca kendileri için, zekât ve sadaka almaları da artık câiz olmaz.

2 - Aslî ihtiyaçlar gibi, borç karşılığı olan para ve mallara da zekât lâzım gelmez. Borçlu bir kimse, borcunu ödedikten sonra, arta alan malı nisab miktarına varmıyorsa, onun üzerinden de zekât sâkıt olur.

Borçlar üç türlüdür:

1 - Sırf kullara mahsus borçlar.

2 - Allah'a aid olup içinde kulların da hakkı olan borçlar (Zekât borcu gibi).

3 - Allah için yapılan adak, keffaret ve fitre borcu...

İlk iki borç, zekâtın farz olmasına mâni olur. Şöyle ki:

Bir insan, nisaba mâlik iken, üzerinden bir yıl geçtiği halde malının zekâtını vermezse, onun zekâtı zimmetinde borç olarak kalır. Üzerinden ikinci bir yıl geçerse, önce birinci yılın zekât borcu ödenmelidir. Bu borç, malın nisabını aşağı düşürecek miktarda ise, ikinci yıl için zekât farz olmaz. Birinci yılın zekât borcu, malın nisabını zekâttan muaf kılacak kadar düşürmüyorsa, o takdirde, borç dışında kalan mala zekât düşer.

Başka bir kimseye borçlu olmak da aynıdır. Eğer borç ödendiğinde malın kıymeti nisabdan aşağı düşmüyorsa, zekât gerekir.

Üçüncü kısım borçlar, zekâtın farz olmasını engellemezler.

Borcun, zekâtı farziyetten düşürmesi için, borçlu kimsenin zimmetine, zekâtın vâcib olmasından evvel geçmiş olması şarttır. Yoksa bir malın zekâtı vâcib hâle geldikten sonra, zekâtı verecek kimsenin borçlanması, zekâtı uhdesinden düşürmez.

3 - Yalnız kira bedellerini almak üzere elde tutulan ev, dükkânlardan ve bunlar gibi gelir getiren âlet ve nakil vasıtalarından zekât lâzım gelmez. Ancak bunların getirdikleri gelirler, aslî ihtiyaçlara harcandıktan sonra kalanı nisab miktarını buluyorsa, o miktardan zekât verilir.

4 - Haram mal için zekât verilmez. Böyle haram bir mal, sâhibli bir mal ise, sahibine iade edilir. Değilse, fakirlere tasadduk edilmesi lâzım gelir.

Ancak haram mal, helâl mala karışmış olup, hangisinin haram, hangisinin helâl olduğunu ayırdetmek mümkün olmaz hale gelmiş ise, bütün maldan zekât gerekir.

* Zekât borcu olan kimse, bu borcu ölürken vasiyet etmemiş ise, mirasından alınıp ödenmez. Artık mal vârislere intikal etmiş olur. Varisler isterlerse, bunu kendi hisselerinden teberrû yolu ile verirler.

* Zekât zimmete değil, malın bizzat kendisine taallûk eder. Buna binaen bir mal zekâtı vâcib hâle geldikten sonra kendiliğinden zâyi olsa, zekâtı, sâhibi üzerinden düşer. Fakat sâhibi tarafından bilerek harcanıp tüketilse (meselâ başkasına bağışlamak veya onunla mesken almak gibi...) zekâtı sâkıt olmaz..

Zekâta Tâbi Malların Cinsleri

Altın ve Gümüşün Zekâtı:

Gümüşte nisab 200 dirhem, altında ise 20 miskaldir.

Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla olarak bu miktar altın ve gümüşü olan kimse, zekât verir. 200 dirhem gümüş, 561 grama; 20 miskal altın da, 80, 17 grama tekabül etmektedir.

Altın ve gümüşte zekât nisbeti 40'ta 1'dir (yüzde 2,5). Buna göre 561 gr. gümüşü olan kimse, 14 gram; 80 gram altını olan ise 2 gram zekât verir.

Altın ve gümüşün nisablarında kendilerinden zekât verilmesi icab edip etmediğini tayin için, piyasadaki kıymetlerine değil, ağırlıklarına bakılır. Bunda ittifak vardır. Üzerindeki işçilik ve san'at sebebiyle piyasa kıymeti itibariyle nisab miktarını geçse bile ağırlığı nisab miktarını bulmuyorsa o altın ve gümüşe zekât düşmez.

Hanımların Altın ve Gümüşten Yapılmış Ziynet Eşyalarına da Zekât Lâzım Gelir mi?

Evet, bu zinetler 80 gram altın veya 561 gram gümüş miktarını buluyorsa zekât gerekir.

Zînetlerin Zekâtını Kim Ödeyecektir?

Zinet eşyaları kadınların kendi mallarıdır. Erkekler o zinetler üzerinde bir hak ve tasarruf sahibi değillerdir. Ancak hanımın izni olursa o müstesna.

Bu sebeble erkekler, hanımların kendi malı sayılan zinetlerinin zekâtını vermek mükellefiyetinde değildirler. Zinetlerin zekâtını, o zinetin sâhibi olan kadınlar ödemek mecburiyetindedirler. Bu hususta kocalarını ödemeye zorlayamayacakları gibi, kocaları ödemediği için mes'uliyetten de kurtulamazlar. Şu halde zinet sâhibi kadınlar zekâtlarını kocaları vermediği takdirde kendileri vermek zorundadırlar. İster zinetlerinden bir kısmını bozdurup bu mükellefiyetlerini yerine getirirler, isterse zinetlerinden zekâta mukabil gelen kısmını vermek suretiyle zekât borçlarını ödemeye çalışırlar.

Zînetlerin Zekâtı Nasıl Verilir?

Altın ve gümüşten yapılmış zinet eşyalarının zekâtı kendi cinslerinden olmayan bir şey ile ödeneceği takdirde ağırlıkları değil, piyasa değerleri esas alınır. Bunda ittifak vardır. Fakat kendi cinsiyle ödeneceği takdirde, İmam-ı A'zam ile Ebû Yûsuf'a göre ağırlıkları, İmam-ı Züfer'e göre ise kıymetleri, İmam-ı Muhammed'e göre de bunlardan hangisi fakirin lehine ise, yani, hangisinin zekâtı daha fazla tutuyorsa ona itibar olunur.

Sâf olmayıp karışık olan altın ve gümüşte hangi madde fazla ise ona itibar edilir. Altın fazla ise o madde altın kabul edilir. Bakır fazla ise bakır, gümüş fazla ise gümüş kabûl edilir.

Alacakların Zekâtı:

Başkalarına borç olarak verilen ve nisab miktarlarına ulaşan paralar, zekâta tâbi olup olmamak bakımından 3 kısma ayrılır:

1 - Kuvvetli alacak,

2 - Orta alacak,

3 - Zayıf olacak.

1 - Kuvvetli alacak: Borç verilmiş olan paralar ile satılmış olan ticaret mallarının bedeli olan alacaklar, borçlu borcunu itiraf ediyor, inkâr etmiyorsa kuvvetli alacaklardır. Bunlar tahsil edildiği zaman geçmiş yıllara ait zekâtları verilir.

2 - Orta alacaklar: Ticaret için olmayan malın bedeli, sattığı kendi elbisesinin, ev eşyasının bedeli, kira alacakları orta alacaklardır. Bunlar da tahsil edildikleri zaman geçmiş yıllara ait zekâtları verilir.

3 - Zayıf alacaklar: Bir şeyin karşılığı olmadan bir kimsenin zimmetinde kalan alacaklardır. Vârisin elinde bulunan vasiyet parası veya kadının kocası üzerinde kalan mihri, zayıf alacaklardandır. Bu tür alacaklar ele geçtiği zaman geçmiş yılların zekâtı verilmeyeceği gibi, üzerinden bir yıl geçmeden bunlara zekât da düşmez.

Ticaret Mallarının Zekâtı:

Bütün ticaret mallarına zekât düşer. Ticaret malları kumaş, elbise, v.s. gibi her çeşit eşyadan olabileceği gibi, buğday, arpa, pirinç gibi hububattan; demir, bakır, kalay gibi madenlerden, koyun, deve, keçi gibi hayvanlardan; ev, han, dükkân gibi akardan da olabilir.

Ticaret mallarında zekâta esas olan malın kendi değil, değeridir. Değerin 40'ta biri, zekât olarak verilir.

Ticaret malına zekât düşmesi için, bazı şartlar aranır. Şöyle ki:

1 - Ticaret malının değeri altın ve gümüş nisabına varmalıdır. Malın değeri, bulunduğu şehire göre takdir edilir.

2 - Ticaret malının üzerinden 1 yıl geçmelidir.

3 - Mal satın alınırken ticaret maksadıyla alınmalı ve bu niyet satarken de sürdürülmelidir.

Meselâ: Hizmetinde kullanmak niyetiyle hayvan alıp sonra onunla ticaret yapmak düşünülse, bu düşünceyle o hayvan ticaret malı olmaz. Ancak bilfiil satmaya veya kiraya vermeğe kalkılırsa o zaman ticaret malı hükmünü alır.

Kâğıt Paraların, Tahvil ve Bonoların, Hisse Senedlerinin Zekâtı:

Altın ve gümüşe çevrilmesi mümkün olan kâğıt ve madenî paraların zekâtı farzdır. Bu paralar ticarette kullanılmayıp kasada saklansalar bile, zekâtlarını vermek gerekir. Çünkü böyle paralar, aslen alış-veriş ve ticaret için tedavüle konulmuşlardır. Hükmen ticaret malı cinsinden sayılırlar.

Şirketlerce çıkarılan tahviller, hisse senetleri şirkete olan ortaklık miktarını gösteren değerlerdir. Aynen ticaret malı gibi her sene zekâtlarını vermek gerekir. Ayrıca elde edilen kârların da zekâtı ayrı olarak verilir.

Bonolar, yapılan alış veriş sonucu müşteriden borç karşılığı alınan senetlerdir. Bunlar alacaklar kısmına girerler ve kuvvetli alacak sayılırlar.

Arsa ve Daire Zekâtı:

Arsalar iki maksadla alınır:

Ya üzerinde ev veya akar getiren bir bina yapmak için,

Ya da arsayı arsa olarak tutup kâr elde etmek için...

Birinci niyetle alınan arsalarda ticaret niyeti olmayıp mülk edinmek gayesi olduğundan, kıymetleri itibariyle zekâta girmezler. Getirdikleri kira bedelinden zekâtları verilir

Ticaret maksadı ile satın alınan arsalar parsellenerek veya tüm olarak satışa arzedildiklerinden ticaret eşyası kısmına girerler. Bunların kıymetleri üzerinden zekâtları verilir.

İnşa edilerek kiraya verilen veya oturulan binaların kıymeti üzerinden zekât yoktur, getirdikleri kiralara zekât düşer.

Satış için inşa edilen bina ve apartman daireleri, ticaret malı kısmına girdiklerinden, bunların da kıymetleri üzerinden zekâtları verilir.

Maden ve Definelerin Zekâtı:

* Madenler üç kısma ayrılır:

1 - Ateşte eriyen madenler: Altın, gümüş, bakır ve demir gibi.

2 - Sıvı madenler: Petrol, zift, su gibi.

3 - Ateşte erimiyen ve sıvı da olmayan madenler: Kireç, kömür, alçı, yâkut, elmas gibi.

Ateşte eriyen madenlerde zekât nisbeti 5'te birdir. 5'te dördü ise madeni bulup işletene aittir.

Sıvı halde bulunan madenlerden zekât alınmaz. Ancak bunların kendilerine zekât lâzım gelmese de, ticarî gaye ile işletildiğinde kâr gelirlerine 40'ta bir üzerinden zekât lâzım gelir.

Ateşte erimiyen ve sıvı da olmayan madenlerden zekât hissesi alınmaz. Cıva bundan müstesnadır. Civadan 5'te bir oranında zekât alınır. Ticaret için çıkarılan kömürün de zekâtını 40'ta bir oranında vermek lazımdır.

Denizden çıkarılan inci, anber, mercan, balık gibi şeylere zekât düşmez. Ancak Ebû Yûsuf'a göre bunlardan da 5'te bir oranında zekât alınır.

İmam-ı Şafiî'ye göre altın ve gümüşten başka olan madenlerin hiçbirinden zekât alınmaz. Altın ve gümüşten de 40'ta bir nisbetinde zekât alınır.

* Defineler de 3'e ayrılır:

1 - Üzerinde İslâmî alâmet bulunan defineler. Yani müslümanlar tarafından gömülmüş defineler. Bunları bulanlar fakir iseler, kendilerine; değil iseler devlete verirler veya fakir halka dağıtılır.

2 - Kâfirlere ait olduğu anlaşılan defineler. Bunların 5'te biri devlete verilir, geri kalanı arazi sâhibine, sâhibi yoksa bulana ait olur.

3 - Kâfirlere mi, müslümanlara mı ait olduğu bilinmeyen defineler. Bunlar bir görüşe göre İslâmî defineler, diğer bir görüşe göre de kâfirlere ait defineler muamelesine tâbi tutulur.

Ekin ve Meyvelerin Zekâtı:

Ekin ve meyve gibi arazi mahsûlâtından hükûmetçe alınacak zekât, arazinin nev'ine göre değişir.

Bugün müslümanların ellerinde bulunan araziler başlıca 4 nev'e ayrılır:

1 - Arâzi-i Öşriye: Bu, fethedilip kendi rızaları ile müslüman olan yerlerin ahâlisine, veya kahren fethedilip İslâm mücahidlerine mülk olarak verilen topraklardır. Arab yarımadası toprakları bu sınıfa girmektedir. Bu toprakların mahsûlatından 10'da bir nisbetinde ve öşür namıyla zekât alındığı için, bu topraklara arâzi-i öşriyye denilmiştir.

2 - Arâzi-i Haraciyye: Bu, sulh veya kahr ile fethedilip eski gayr-i müslim ahalinin elinde bırakılmış veya başka gayr-i müslimlere verilmiş topraklardır. Irak köyleri ve havalisi eskiden bu kabilden idiler.

Bu nevi araziden ya mahsûlâta göre, veya münasib görülecek muayyen bir miktarda harç adı altında, bir vergi alınır. Bu zekâttan sayılmaz.

3 - Arâzi-i Memlûke: Bu memleket arazisinden olup devlete ait iken bilâhare bir bedel karşılığı bâzı kimselere satılmış topraklardır. Bunların mahsulâtı da, sâhibi müslüman olursa arâzi-i öşriyye gibidir.

4 - Arâzi-i Memleket: Bu, vaktiyle müslümanlar tarafından fethedilip bir kimseye mülk olarak verilmeksizin umum müslümanlar için ibka edilmiş, devlet elinde tutulmuş topraklardır. Bu toprakların sadece tasarrufu, ekilip biçilmesi şahıslara verilmiştir. Toprağın mülkiyeti devlete aittir. Bunlar hükümete belli bir vergi ve işletme ücreti (bedel-i icare) öderler. Binaenaleyh bu nevi arazinin mahsulâtından öşür namıyla zekât lâzım gelmez. Sadece hükümetin tayin edeceği vergiyi öderler.

Arâzi-i öşriyyede yetişen ekin ve meyvelerin zekâtı, öşür, yani 10'da bir'dir. Ancak bu, ekin ve meyveler ırmak ve yağmur suyu ile sulanıyorsa böyledir. Dolaplar ve hayvanlar ile sulanıyorsa 20'de bir nisbetinde zekât alınır.

Mahsulât üzerinden 1 yıl geçmesi gerekmez. Bir senede müteaddit defa vücuda gelen mahsulâtın hepsinden aynı nisbette zekât alınır.

Arazi mahsulâtında, imam-ı A'zam'a göre nisab câri değildir. Az da olsa, çok da olsa 10'da bir nisbetinde zekâtı alınır.

Öşürde itibar araziyedir. Mal sahibine değildir. Binaenaleyh çocuklara ve delilere ait arazilerden öşür alınır.

Türkiye Arazilerine Öşür Düşer mi?

Diyanet İşleri Başkanı Din İşleri Yüksek Kurulunun bu konu ile ilgili 18.12.1981 tarihli açıklaması şöyledir:

"İslâm Hukukuna göre, müslüman bir ülkenin sınırları içinde bulunan ekilip biçilen topraklar:

a. Memleket arazisi (arazi-i emîriyye),

b. Mülk arazi (Öşür ve haraç arazileri),

c. Vakıf arazi (arazi-i mevkûfe) gibi kısımlara ayrılır.

Bunlardan memleket arazisinin mülkiyeti devlete ait olup tasarrufu (ekilip biçilmesi); senelik belli bir ücret veya elde edilen mahsûlün sekizde bir, onda bir... gibi bir kısmı karşılığında tâlib olan ve devletçe uygun görülen ferdlere verilmiştir. Ekip biçmek üzere kendilerine bu arazilerin verildiği kimseler bu topraklarda kiracı; ödedikleri vergi ve hisseler de kira bedeli sayılmıştır. Hanefî mezhebine göre, bir arazide kira ile öşür birleşemeyeceğinden bu durumdaki arazilerin mahsullerinden ayrıca öşür gerekmiyeceği beyan edilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında İnparatorluk sınırları içinde kalan arazi, genellikle memleket arazisi (arazi-i emîriyye) kabûl edildiğinden elde edilen mahsûlden devlete verilen onda bir, sekizde bir... gibi hisseler, bu toprakların kira bedeli sayılmıştır.

Fakat devletçe, daha sonra özel kanunla bu araziler ekip biçenlere mülk olarak verildiğinden, hâlen bu topraklar mülk arazi hükmünde bulunmaktadır. Bu itibarla elde edilen mahsûlün zekâtının verilmesi gerekir. Toprak mahsullerinin zekâtına, bilindiği üzere "öşür" denilmektedir."

Ehlî Hayvanların Zekâtı:

Ehlî hayvanlar: Koyun, keçi, sığır, at ve deve olmak üzere 5 cinstir.

Bunlardan sütleri alınmak veya üretilip çoğaltılmak niyeti ile beslenen ve senenin yarısından fazlasını mer'alarda ve kırlarda otlamak suretiyle geçiren hayvanlara saime denir.

Saime hayvanlar aşağıda gösterileceği şekilde zekâta tâbidirler:

Develerde Zekât:

Develerde zekât nisabı 5'te 1'dir.

5 taneden az olan develerde zekât yoktur.

5 adet saime devenin zekâtı, üzerinden bir yıl geçince, 9 tane deveye kadar, orta halli bir koyundur.

10 devede iki koyun zekât verilir. Bu miktar 14 deveye kadar geçerlidir.

15'den 19 deveye kadar 3 koyun,

20'den 24'e kadar 4 koyun,

25'den 35 deveye kadar iki yaşına basan bir deve.

36'dan 45'e kadar 3 yaşına basan bir deve,

46'dan 60 deveye kadar 4 yaşına basan bir deve,

61'den 75 deveye kadar 5 yaşına basan bir deve,

76'dan 90'a kadar üç yaşına basan 2 deve,

91'den 120 deveye kadar 4 yaşına basan iki deve verilir.

Bundan sonra 120 deve üzerine her 5 adet ziyade oldukça, 4 yaşına basan iki deveye birer koyun ilâve edilir. 145 deveye kadar bu böyle devam eder (144 tanede 4 yaşına basan iki deve ile 4 tane de koyun zekât olarak verilir).

145'den 150'ye kadar 4 yaşına basmış iki deve ile, iki yaşına basmış bir deve verilir.

Tam 150 deve olunca, 4 yaşına basmış üç deve verilir.

Bundan sonra her 5 adet için bir koyun, 4 yaşına basmış üç deveye ilave edilerek verilir. 175 deveye kadar bu usûl tatbik edilir.

175'ten 186'ya kadar 4 yaşına basmış 3 deve ile iki yaşına basmış 1 deve verilir.

186'dan 196 deveye kadar 4 yaşına basmış 3 deve ile, 3 yaşına basmış bir deve verilir.

196'dan 200'e kadar 4 yaşına basmış 4 deve verilir.

Böylece 150'den sonraki 50 adette yapılan işlem, 200'den sonra gelen her elli devede tatbik edilir.

Tek hörgüçlü deve ile çift hörgüçlü deve arasında zekât bakımından fark yoktur.

Sığırlarda Zekât:

Sığır denince mandalar da kasdedilir. Bunların erkek ve dişi olmalarında fark yoktur. İnek ve öküzler de sığırların içine girerler.

Saime olan 30 sığırdan daha aşağısına zekât yoktur. Ancak tam 30 adet olunca ve üzerlerinden de

1 yıl geçince zekât olarak iki yaşına basan erkek veya dişi bir dana verilir.

40 tane sığırda 3 yaşına basan erkek veya dişi bir dana verilir.

40'dan sonra 60'a kadarki ziyadeye ayrıca bir şey verilmez.

60 tanede 2 yaşına basmış iki dana verilir.

70 tanede 3 yaşına basmış bir dana ile iki yaşına basmış 1 dana verilir.

80 tanede 3 yaşına basmış iki dana,

90 tanede iki yaşına basmış 3 dana,

100 tanede iki yaşına basmış iki dana ile 3 yaşına basmış bir dana verilir.

Koyun ve Keçilerde Zekât:

40 koyundan azına zekât yoktur. Saime 40 koyun üzerinden 1 yıl geçince bir koyun zekât verilir. 120 taneye kadar hep tek koyun verilir.

121'den 201'e kadar iki koyun,

201'den 400'e kadar üç koyun,

400'de 4 koyun zekât verilir. Sonra her 100 adet için, bir tane koyun artırılır.

Keçinin zekâtı da koyun gibidir. Erkek ve dişisi zekâtta ayırdedilmez.

Bir yaşını tamamlayan koyun ve keçilerden zekât vermek gerektiği gibi, verilecek koyun ve keçinin de, en az bir yaşını tamamlamış olması şarttır.

Bir yaşına henüz basmamış koyun ve keçilerde, deve yavrusunda,

buzağılarda zekât yoktur. Yalnız bu yavrularla birlikte büyük hayvanlar da bulunursa o takdirde onlara bağlı olarak zekata girerler.

Atların Zekâtı:

Erkek ve dişi karışık olmak şartı ile saime bulunan atların zekâtı vardır. Bu şekildeki atlara sahip olan kimse, dilerse her ata karşılık bir dinar altın zekât verir. Dilerse bu hayvanları kıymetlendirerek 40'ta birini verir.

Yalnız erkek olan veya yalnız dişi olan atlarda zekât yoktur.

Ticaret için olmadıkça katır ve eşeklerin de zekâtı yoktur.

Ticaret için alınıp satılan köpek, kuş ve benzeri hayvanlar da, ticaret eşyası gibi, kıymetleri üzerinden zekâta tâbidirler. Kıymetlerinin 40'ta biri zekât olarak verilir.

Sadaka Nedir?

Allah rızası için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç

olduğu herhangi bir şey'e sadaka denir. Sadaka farz, nâfile bütün yardımlara şâmil olduğu için, zekâta da sadaka denilmektedir. Fakat sadaka deyince, ilk akla gelen nâfile sadakalardır.

Sadaka vermekte, dünyevî ve uhrevî pek çok faydalar vardır. Bu faydaları şu şekilde sıralayabiliriz:

1 - Sadakalar günahlara keffâret, Cehennem ateşine karşı siperdir.

Peygamber Efendimiz, bu hususta şöyle buyurmuştur:

"Bir hurma ile de olsa sadaka verin. Çünkü o bir hurma, açlığı giderir. Su ateşi söndürdüğü gibi hatâları da söndürür, yok eder."

"Bir hurmanın yarısı ile bile olsa Cehennem ateşinden korunun. Onu da bulamazsanız, tatlı ve güzel söz söyleyin. (Bu da sadaka yerini tutar)."

2 - Sadakalar kıyâmette, sâhibini mahşer gününün dehşetinden korur. Peygamberimiz bu hususu şu şekilde belirtmişlerdir:

"Kıyâmet günü hesap görülünceye kadar, herkes sadakasının gölgesinde olacaktır."

3 - Sadakalar Cenâb-ı Hakk'ın gazabını da söndürür. Hadîste: "Gizli sadaka, aziz ve celîl olan Allah Teâlâ'nın gazabını teskin eder" buyurulmuştur.

4 - Sadakalar belâ ve musibetleri de def'ederler. Peygamberimiz: "Sadaka, belâları def'eder" buyurmuştur.

İnsan, kendisinden bir şeyler isteyen kimseyi boş çevirmemeli, elinden geldiğince ona bir şeyler vermeye çalışmalıdır. Resûlüllah Efendimizin şu îkazını hiçbir zaman unutmamalıdır:

"Sâil (dilenci) sâdık olup, cidden muhtaç halde ise, onu kovan felâh bulmaz."

Hz. İsâ (A.S.): "İsteyen kimseyi eli boş çeviren eve, bir hafta melekler uğramaz" buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz, bir muhtaca vereceği sadakayı bizzat kendi eliyle verir, araya başka birini vasıta kılmazdı...

Sadakanın gizli verilmesi efdaldir. Nitekim Peygamberimiz:

"Üç şey iyilik hazinelerindendir. Biri de verdiği sadakayı gizlemektir" buyurmuştur.

Kur'an'da da sadakalar gizli verilmeğe teşvik edilmiştir:

"Eğer sadakaları gizler ve gizlice fakirlere verirseniz; işte bu sizin için daha hayırlıdır." (el-Bakara, 271).

Sadakayı gizli vermenin en mühim faydası, sadakayı verenin riyadan kurtulmasıdır.

Ayrıca, sadaka alanın da şeref ve haysiyeti rencide olmaktan korunmuş olacaktır.

Sadakanın Şartları:

Sadakanın makbûl ve lâyık olduğu mevkii bulması için birkaç şart vardır. O şartlar da şunlardır:

1 - Sadakayı vermekte israf olmaması.

2 - Başkasından alıp başkasına vermek suretiyle, halkın malından olmayıp, kendi malından olması.

3 - Minnetle in'amın bozulmaması.

4 - Fakir olmak korkusuyla sadakanın terkedilmemesi.

5 - Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığının bilinmesiyle ilim, fikir, kuvvet gibi şeylerden de sadakanın verilmesi.

6 - Sadakayı alan adam, o sadakayı sefahette değil, hacet-i zaruriyesinde sarfetmesi lâzımdır.

* Sadakayı, bilmeden lâyık olmayan birine vermek, sadakanın sevabını azaltmaz. Zira mühim olan verenin iyi niyeti, ihlâs ve samimiyetidir. Bu konuda şu rivâyet mânidardır:

İsrâiloğullarından bir zât, "Bu gece Allahü Teâlâ'nın rızâsı için mutlaka sadaka vereceğim" diyerek evinden çıktı ve sadakayı bilmiyerek bir hırsıza verdi. Sabahleyin halk "Bu gece hırsıza sadaka verildi" dediler. Bunun üzerine sadaka veren kişi; "Allahım! Hırsıza sadaka verdiğimiçin sana hamd ederim. Mutlaka makbûl bir sadaka vereceğim" deyip tekrar evinden çıktı ve bu defa sadakayı fâhişe bir kadına verdi. Sabahleyin halk; "Bu gece de zinâ eden kadına sadaka verildi" dediler. Sadakayı veren o zât, "Ey Allahım! Bu fâhişeye sadaka verdiğim için sana hamd ederim. Mutlaka makbûl bir sadaka vereceğim" dedi. Yine sadaka vermek üzere evinden çıktı. Bu sefer de zengin birisine verdi. Sabahleyin halk; "Hayret! Bu gece de zengin birisine sadaka verildi, olur mu böyle şey?" diye dedi-kodu yaptılar. Sadaka veren zât: "Ey Allahım! Hırsıza, fâhişeye ve zengine sadak verdiğim için sana hamd ederim" dedi. Bu zâta rü'yasında şöyle müjde verildi: "Senin o verdiğin sadakalar var ya, belki de hırsızı hırsızlığından, fâhişe kadını da zinâdan vazgeçirir, iyi ve namuslu birer insan olmalarına vesile olur. Umulur ki, zengin de senden ibret alır, (malını) Allah rızâsı için harcar." kötü düşünmekle ne kadar hatâ ettiklerini anlamışlardı.

Hz. Osman, bundan sonra 100 deve yükü buğdayının hepsini de Medine halkına sadaka olarak dağıttı. Fakir ve yoksulların yüzünü güldürdü. Şehirdeki kıtlık da böylece büyük ölçüde giderilmiş oldu.

Şuurlu bir Müslüman, işlediği bütün işlerde Allah rızâsını ön plânda tutar.

Halkın yardımına koşmayı, fakirlerin dertlerine derman olmayı, insanlara faydalı bulunmayı en büyük fazilet bilir...